Pazarlama bir hayat tarzıdır.

Pazarlama bir hayat tarzıdır.

Pazarlamaya ait herşey.

ÜRÜNÜNÜZÜ SATMANIN KURALI

30/6/2008

FACEBOOK & SALESBOOK

 

“Akşam facebook’tan mesajlaşırız”,”Çok süper bir grup buldum sana da davet gönderdim kesin kabul et”,”Abi bizim resme yapılan yorumlar çok bomba ya”,”İnanmıyorum ilkokul arkadaşım beni eklemiş” gibi cümleleri birçoğumuz son dönemlerde fazlasıyla kullanıyoruz. 2007 yılına damgasını vuran ve kitleleri peşinden sürükleyen FACEBOOK kavramına gelin farklı bir boyuttan bakalım.

 

Size facebook üzerinden arkadaşınıza nasıl tequila gönderileceğinden, profil resminizi nasıl değiştireceğinizden, nasıl event oluşturacağınızdan veya insanların status kısmından onların biriyle çıkmaya başladıklarını ya da mevcut ilişkilerinden ayrıldığını nasıl takip edip ertesi gün arkadaşlarınızla bunun dedikodusunu nasıl yapacağınızdan bahsetmeyeceğim çünkü eminim bunları gayet iyi biliyorsunuzdur.

 

4 Şubat 2004 tarihinde Harvard Üniversitesi öğrencisi Mark Zuckerberg tarafından kurulan facebook, insanların arkadaşlarıyla iletişim kurması ve bilgi alışverişini sağlayan bir sosyal network ağı olması amacıyla öncelikle Harvard öğrencileri için kuruldu.Daha sonra Boston civarındaki okulları içine kapsayan facebook, ilk sene içerisinde de; Amerika Birleşik Devletleri'ndeki tüm okullara yayıldı. Üyeler önceleri sadece okulun e-mail adresiyle üye olabiliyordu. Daha sonrasında da ağ içine liseler ve bazı büyük şirketler katıldı. 11 Eylül 2006 tarihinde ise facebook tüm e-mail adreslerine, bazı yaş sınırlandırmalarıyla açıldı.

2007 Temmuz ayı itibariyle de; 34 milyon kullanıcısıyla Dünya'nın en büyük üniversite tabanlı kullanıcılarına sahip oldu. Türkler facebook’u çok sevdi ve kısa zamanda dünyada ki kullanıcı sayısı sıralamasında ilk 5’e girdi bile.Aralık 2007 itibariyle; facebook'da 1.8 milyar resim bulunmaktadır, bu da kişi başı 44 resime eşittir.

 İlk teklif Viacom tarafından 975 milyon dolar olarak geldi; daha sonra eylül 2006'da Yahoo 1 milyar dolar teklifte bulundu. Ekim ayında ise; Google YouTube'u satın aldıktan sonra, facebook için 2,3 milyar dolar teklifte bulundu.24 Ekim 2007'de; Microsoft facebook'un %1,6'lık hissesini 240 milyon dolar'a satın aldı. Google ve diğer şirketler de benzeri bir yöntemle facebook hisselerine yönelmektedir.

İlk bakıldığında bu da Microsoft hikayesi gibi bir garajda 2-3 genç arkadaşın bir araya gelerek başladığı bir işin dünya markası olup çıkmasıyla, gençlerin hayatlarına mükemmel bir yön verdiğinin masalı gibi duruyor ama aslında her şey tek bir kurala dayanıyor “SATIŞ”.

 

 

Yüzyıllar önce insanoğlu’nun ilk alışverişi olan buğday – bakır değişiminden bu yana satış yapmanın tek kuralı hiç değişmedi “ EĞER KARŞINDAKİNE BİR ÜRÜN SATMAK İSTİYORSAN, MÜŞTERİNİ O ÜRÜNE İHTİYACI OLDUĞUNA İNANDIR.”

Zaten son dönemlerini yaşayan YONJA gibi arkadaş bulma siteleri, insanların arkadaş bulmaktansa kendi arkadaşlarıyla bir platform oluşturmak isteği sebebiyle hızla büyüyen facebook ile birlikte çöküşlerini yaşadı.Bazen “SATIŞ” müşterileri memnun etmektense bulunduğu pazarı geliştirmek için farklı kanallara yönelir, aynen facebook’un hedef kitlenin beklentilerine göre diğer sitelerden farklı içeriğe sahip olması gibi.

Sadece hedef kitlenizi belirleyin ve onlara peşinden sürüklenecekleri ve ihtiyacı oldukları şeyleri verin.Çoğumuzun isteği yeni arkadaşlar bulmaktansa geçmiş dönemdeki arkadaşlarımızla iletişimlerimizi koparmamaya uğraşmak, tekrar görüşmeye çalışmak veya bulunduğu ortam içerisindeki arkadaşlarıyla internet çağında da bir sosyal ortam oluşturmaktır.

Bunları baz alarak ortaya çıkan Facebook getirdiği yeniliklerle insanları sadece eğlence anlamında değil başarılı şirket örneği olması açısından da etkiliyor.En yeni pazarlama kanalı olan "Kulaktan Kulağa Pazarlama" yoluyla çok geniş bir kitleye yayılarak kısa zamanda mükemmel bir marka değerine sahip olmayı başaran facebook sadece müşterilerine istediğini sunmuyor aynı zamanda farklı sektörleri de geliştiriyor böylelikle hedef kitlesi portföyüne sadece gençleri değil şirketleri de ekliyor.Pazarlamada TV,Radyo reklamları artık yerini şirketin hedef kitlesinin bulunduğu sosyal web platformlarına bırakıyor. Halkla İlişkiler sektöründe de klasik basın bülteni, toplu davetiye gönderimi yerine şirketler, facebook gibi sitelerde event açma ve invite gönderme gibi kanallar kullanarak müşterilere ulaşıyor.CRM (Costumer Relations Management) konusunda inanılmaz bir sosyo-demografik bilgi bankasına benzeyen site hepimizin cinsiyet,yaş,ilgi alanı,eğitim durumu konularında Müşteri İlişkileri Yönetimi için paha biçilmez bir hazine sunuyor.

Tek bir sitenin 3 yılda dünyayı nasıl etkilediğine şahit olduk.Şimdi yeter mi? Bilgisayarınızın başına gidiyorsunuz, sabaha kadar oturup bir site yapıyorsunuz ve 3 yılda sıfırdan 2,5 milyar dolar değerinde bir markaya sahip olup paraya para demeyip aklınıza ne gelirse onunla hitap ediyorsunuz.Ama “Satış Kuralı”nı unutmadan.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

PAZARLAMA “MERAK ETTİRME SANATI”

30/6/2008

Pazarlamacılar olarak yeni bir dünya yarattık, tüketicilere her şeyi sunduk hatta istemediklerini bile…Artık ne kadar uğraşsak da onlara ulaşamıyoruz.

 

Evet onlara ulaşamıyoruz.Her tarafta Afişler,TV reklamları,Radyo jingelları,Billboardlar.Her gün yüzlerce reklam görüyoruz ama beynimiz artık bu kadar fazla bilgi bombardımanını algılayamıyor çünkü hepsi aynı.Bu yüzden farklı bir şeyler yapmanın vakti geldi.Aslında yıllardır hayatımızda olan fakat son dönemlerde herkesin dilinde dolanan ve uygulanmaya başlanan guerilla marketing, buzz marketing, word of mouth gibi pazarlama stratejileriyle müşterilerinizin kalbinde ve beyninde yer edinebilirsiniz.

 

Henüz hiçbir şey görmediniz.Etrafınızda gördükleriniz eskiden kalma şeyler.Dünyanın en eski reklamının bir billboard olduğunu biliyor muydunuz?

Bir ürünün genel bilgi vermesini içermeyen sadece bir noktaya dikkat çeken maliyeti daha az fakat çok verimli bir pazarlama tarzı gerilla pazarlama.Bir başka örnek dünyanın en büyük internet alışveriş sitesi ebay’den.Kapanmış veya boşaltılmış dükkanların camlarına “ebay’e Taşındı” diye afişler asıyorlar.Çok basit ama aslında her şeyi anlatan çok başarılı bir örnek.

 

Bunun yanı sıra WOM diye bilinen kulaktan kulağa pazarlama var; insanlara bir hikaye veriyorsunuz ve onlar meraklı bir şekilde duyduğu bilgileri kendi aralarında yayarak aslında farkında olmadan o ürünün marka temsilcisi oluyor.Bu örnek Amerika’da ROCKY filminin öncesinde gerçekleşen bir aktivite.Dayak yemiş gibi makyaj yapılan adamlar “ROCKY GERİ DÖNDÜ” yazılı t-shirtler giyerek sokaklarda dolaşıyorlar.Ve bunları görenler arkadaşlarına anlatarak farkında olmadan filmin reklamını yapıyor.Türkiye’de de son aylarda vizyona giren filmlerin kısa görüntüleri Youtube gibi sitelere koyularak insanların izlemesi ve yayması sağlanıyor.(örn: Recep İvedik, A.R.O.G vs..)

 

Ve buzz marketing. Dedikodu yada fısıltı pazarlaması olarak anılan bu aktivite kulaktan kulağa pazarlamaya benziyor ama tek fark buzz marketing’de dedikoduyu yayacak kişiyi şirketler buluyor ki bu kişilerin geniş çevresi olması tercih ediliyor.Onlara ürünü denettirerek bununla ilgili deneyimlerini çevresine aktarmaları isteniyor.Yapılan araştırmalara göre Türkiye’de satın alma eğilimini en çok etkileyen şey insanların alacağı ürünle ilgili konuda bilgisi olduğuna inandığı birine danışması ve o kişinin fikri.Amerika’da bu eğilimi en çok etkileyen şey Google,Yahoo gibi arama motorlarından aldıkları bilgiler.

 

Şirketler artık 1950’li yıllardaki gibi müşterilere ellerindeki ürünleri satamıyorlar, artık tüketicilerin emrindeler ve onların dikkatlerini çekmek, onları memnun etmek için çok uğraşmak zorundalar.Bunun için eğlenceli ve zekice reklamlar yapmaya devam edecekler.

 

      

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Dijital dünyada ıspanağı hap şeklinde yiyebilecek miyiz?

6/4/2008

 

HP... Hepimiz onu iyi bildik, güzel bildik. Ama ne büyük şirketmiş bilir miydik?

Altı kıtada bir milyardan fazla müşteriye hizmet eden HP'nin toplam geliri  91.7 milyar dolar. “Tanrım bana bir ip ucu ver HP ne yapmış benim yapamadığım?” dedim. Tanrı da bana: “Bu kadar başarılı bir şirket olması için çok iyi yönetim stratejileri geliştirmesi ve kriz yönetimi yapması gerekti.” dedi. Nassı yani??

 

CEO’lardan Yönetim Dersleri adlı bir eğitimde HP’den dinlediğim bir örneği paylaşmak istiyorum. –Anlayabileceğimiz şekilde Tanrı’nın benimle paylaştığı sırları size de söyleyeceğim- HP teknoloji firması olduğundan çok sayıda mühendis bulunuyor –bu mühendislerin ne yaptığını biri bana anlatabilir mi?- ve mühendisler çok başarılılar çünkü kaliteden asla ödün vermiyorlar. HP’nin ürünleri kaliteli ve pahalıdır.

 

İşte hikaye kısmı; biz onu severiz: Lexmark’ın 80 YTL fiyata bir yazıcı piyasaya süreceğini öğrenen HP ürün yöneticileri, bizim de bu fiyata yazıcılarımızın olması gerek diyorlar ve mühendislerle oturarak temel özellikleri barındıran bir yazıcı yapılmasını istiyorlar. Günlerce süren toplantılardan sonra 100 YTL fiyatla bir ürün çıkıyor ortaya. HP Pazarlama Direktörü bu fiyattan daha da inileebileceğini söylüyor ve mühendisleri büyük bir salona toplayarak sahneye çıkıyor. Son üretilen bir yazıcıyı alıyor, sahnenin ortasına yere koyuyor ve üstüne çıkıyor. Ürün kırılmıyor. Direktör şöyle diyor: “Arkadaşlar hepinizin kaliteden ödün vermemek için uğraştığınızı biliyorum ama hiçbir müşterimiz bu makinenin üstüne çıkmıyor hatta masalarının en güzel köşesine koyup çok dikkat ediyorlar bu yüzden bunun bu kadar sağlam olmasına gerek yok yani önemli olan sizin ürettiğiniz değil müşterinin olmasını istediği şeydir” diyerek salondan çıkıyor. Bunu üzerine maliyetler biraz daha azaltılıyor ve en temel özellikleri içeren bir ürün ortaya çıkıyor. Biz buna yönetim zekası diyoruz. Yönetim dedik, zeka dedik de artık kalmadı arkadaşım bunlar. Bunlar eski yönetim biçimleri.

 

Peki iyi güzel de sadece insanlar mı bizi yönetiyor tabii ki hayır. Ben Robot filmini izlediniz mi? Evet diyenleri görür gibiyimJ  Teknoloji artık her şeyimiz. –malesef! Ben artık 70lerde yaşamak istiyorum- Bize hükmetmeye başladı ondan uzaklaşamıyor, onun himayesine giriyoruz. Korkuyoruzz! Bilgisayarlar da ileri git, geri dön, iptal gibi tuşlarla otomatiğe bağladılar biziJ Bu söylediklerim abartılı değil. Beni dinleyinn. Cep telefonsuz sokağa çıktığınızda kendimizi çıplak hissediyoruz, facebook’umuza bakmadan o günü bitiremiyoruz. Allah’ım bize ne oldu? Yaktın bizi teknoloji.

Hadi bakalım yeni bir başlığa: Teknolojik gelişmelerin iş dünyasına ve iş yapış biçimlerine yansımalarını sorgulayan “Dijital Dünya”. Hoşgeldinnn

 

Dünyanın öbür ucuna bir dakikada ulaşabiliyor musun? Mesela bir video konferansı düzenleyerek 40 ülkeden yöneticileri bir araya getirebiliyor musun?  Her bilgiye elindeki cep telefonumsudan ulaşabiliyor musun? Arkadaşım dijital dünyaya hoş geldin!!! trallallaaa

 

Teknoloji bizi kasıp kavuruyor. Ama mesela eğer sen bir çalışansan artık şirketler önceden teknolojiyle ilgili bir bölümü departmandan saymazken şimdi sadece teknolojiye milyarlarca dolar yatırım yapıyor. Neden? Ne biçim soru bu her şeyi iki dakikada hallediyoruz işte. OndanJ

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Türkiye batar mı? Tabii ki hayır!!!

6/4/2008

Deniz abi, sen nereye ekonomi oraya yapsak, Türkiye kurtulur mu?

 

Deniz Gökçe’yle tanışma fırsatı buldum. Kendisini de çok sevdim tabi. Eğitişim’in bu Finans Piyasalarını Yönetmek denen eğitiminde bana çok şey katan Deniz abime saygılar sevgiler sunuyorum buradan. I love DeNiZ Gökçee J

 

Deniz abiden öğrendiklerimi paylaşacağım siz şanslı kişilerle. Medya sürekli Türkiye kötü Türkiye kötü diyor. Bu Türkiye’nin ekonomisini başka ekonomilerle kıyasladıkları için oluyormuş. Deniz abi dedi. Iyiyiz o zaman.

Medyaya sesleniyorum : Ekonomimiz iyidir. Bizimle oyun oynamayın. Biz her şeyi biliyoruz.

 

1950lerde %15 kent nüfusu bugün %65miş. Bu buzdolabı satıcıları için iyi bir istatistik olabilir J Ama toplum düzenleyiciler için inanılmaz bir karışıklığa yol açmış.1923’te 1 milyon kişi kentte 10 milyon kişi köyde yaşıyormuş. 60’larda Devlet Planlama Teşkilatı; bir plan yapmış ki; insanlar yurtdışında çalışmaya başlamış. 3.5 milyon kişi Almanya’ya gitmiş çalışmak için ahahahJ

 

Sonra Deniz abim dedi ki; krizleri de biz yaratmışız. Hatta aynen aktarayım: “2001’de Kemal Derviş geldi. Cebinde 40 milyar $ para ile. Biz ne dedik adama? Amerikan Casusu dedik. 7 senelik akıl dolu bir program yapıldı. Bu sayede büyüme devam ediyor.”

 

Çok savruluyormuşuz. Dibe vuruyormuşuz. Çabuk çıkıyormuşuz. Çabuk derken tabi bu arada 1 milyon kişi falan işsiz kalıyorL Insanlar hayal ediyordu (yurdum insanım benim), sanayi yapacağız, her şeyi üreteceğiz, gemimizi tankımızı yapacağız, teknoloji üreteceğiz diye ama oturup olmuyor tabi. Şimdi Amerikalı yapsın biz kullanırız ya diyoruz rahat insanlarız biz.

 

Bugün neler öğrendik? Türkiye için tek söylenebilecek şey: inanılmaz bir hızla değişim. Ey Türk gençliği bunları boşuna anlatmadım. Git öğren Türkiye ekonomisini, piyasaları sen kurtar!!!

 

Ek bilgi: Gerekli mi bilmem ama Türkiye’de havaalanından merkeze taksi 30-40 lira iken Japonya’da 550 $. Gitmeyin ya da yürüyün.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Nası Yani?!?

31/3/2008


Son zamanların popüler mesleklerinden biri olan Halkla İlişkiler yani Public Relations (PR) ne diye merak ediyordum. PR, görüş ve davranışları etkileyerek, anlayış yaratarak repütasyona sahip çıkan bir ilişkiler yönetimi ve farkındalığın anlaşılması sürecini yönetmek demekmiş.

Nasıl Yani?!?
Aslında bizim anlayacağımız dilde PR ilişkiler inşa etmek.

Bugünün tüketicisi sadık değil, olmak zorunda da değil. Eskiden zaten çok az marka olduğu için müşteriler sadık diye düşünülüyordu.Şimdi tüketici aynı ürün için yüzlerce markadan istediğine geçmeyi, denemeyi, sadık olduğu bir marka varsa ihanete uğradığını düşündüğü anda terk etmeyi seviyor. Tüketici, seçme özgürlüğüne hiç olmadığı kadar sahip. Bu yüzden de son yıllarda markanın önemi ve yaşatılan deneyim üzerine bu kadar konuşuluyor. Herkes farklı bir şeyler yapma peşinde. Bugün artık müşterinin sadakati imajın üzerinde şekillenmiyor. Aynı zamanda deneyimlemenin, kalitenin ve memnuniyetin üzerinde şekilleniyor.


PR’da süreklilik olmazsa olmaz bir nokta. Bugün çevremizdeki bir dostumuzu düşündüğümüzde onunla olan yargılarımızın, onu algılamamızın nasıl bir süreçte oluştuğunu görüyoruz. Güvenilir, cambaz, dürüst, çalışkan derken bu algılamalarımızın nasıl bir süzgeçleme ile ne kadar zamanda oluştuğunu görüyoruz. Bazen kırılganlıklar, krizler, algılamamızda çökmeler (kriz yönetimi), sonra bir iyilik, örnek davranış(sosyal sorumluluk), eski güvenin kurulması, algılamamızın yeniden eskiye dönmesi gibi uzun bir süreç. Sadece yakınımızdaki biriyle ilişkimizi düşündüğümüzde bile bunu net olarak görebiliriz.

Bugün, CEO’lar, patronlar zaman zaman markaların da önüne geçebiliyor. Onların iletişimi de artık profesyonel bir alan. PR psikolojiyi kullanıyor. Çünkü, iletişim gün geçtikçe komplikeleşiyor. Her ay gönderilen SMS ve mail sayısı 50 milyarın üzerinde. TV, radyo istasyonları, dergiler, gazeteler, ilanlar, reklamları da buna ekleyin. Algılamayı yaratmak ve yönetmek için ne kadar zor bir ortam değil mi?

PR ile İletişimi Yönetmek seminerinde aslında bunların birçoğunu dinledim. Birçok PR ajansının nasıl stratejiler izlediğini örnekleriyle gördüm. Bir de gittikçe güçlenen, global markalara karşı oluşan tepkiler oluştuğunu öğrendim.

PR’cının ne kadar çok ve yoğun bir işi varmış değil mi?

Mış-muşlar
Halkla İlişkilerin inanılmaz cirosu (60 milyar dolar kadar), 2015 yılından once bu değerini ikiye katlayacakmış.
Ohooo o zaman hemen sektöre girmek lazım.

Shell, BP, Starbucks gibi markalar çok ortalıkta olmalarından dolayı global markalara karşı oluşan tepkileri üzerlerine çekiyorlarmış, çünkü onlar sembollermiş.
Biz Türk halkı olarak sembollerden pek hoşlanmayız. Neyi sembolize ediyorlarsa açık açık söylesinler!!??!




Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı